Merhaba Bebeğim,

Sana nasıl anlatsam nerden başlasam bilemiyorum şu ana kadar geçen sürede olanları, hissettiklerimi. İtiraf etmek zordur bu tür şeyleri bir anne için. Ben de sonuçta “anne”yim benim için bile zor! Benim için bile çünkü ben anne olmayı beceremedim. Olmadı, durmadı benim üzerimde bu kıyafet.

Hep anlatıp durdular, o ilk bebeğin olacağını duyduğun, hadi olmadı kalp atışını duyduğun, o da olmadı içinde bir kıpırtıyı duyduğun an duyacağın o müthiş annelik duygusunu. Duydum bu söylenenleri ama anlam veremedim. Mucizenin doğabileceğine inanmadım. Çünkü ben aslına bakarsan hiçbir zaman bir mucizenin varlığına inanamadım. Benim için iki kişi olmak yeterli idi. Ben ve kocam, ben ve eşim, ben ve sevgilim, ben ve dostum.. ve daha nice ikili roller. Başka bir role ihtiyacım yoktu. Anne… Benim için her şey bir ihtiyaçtan doğardı ve çocuk da ihtiyaç kavramına girmiyordu. Çok mu acımasız geliyor söylediklerim. Evet belki de öyle…

Tamamlanmaya bir çocuk sayesinde ulaşacağını sanan kimseyi anlamadım. Özellikle kadınların her konuda yarım kalmışlık hissini hep bir şey olunca tamamlanabileceklerini düşünen beyinlerini hiç anlamadım. Okuyunca, iş sahibi olunca, bir kocaya eş olunca, çocuk olunca… Ben sadece ben olmak istedim. Çok mu şey istedim? Ben babanla da tam olmak için evlenmedim. İki olmak için evlendim evet yanlış duymadın… O benim diğer yarım değildi… Sadece ve sadece yanımda olmasından keyif duyduğum, nefesini duymaktan mutluluk duyduğum biri idi. Yani biz ikimiz tam ve bütün olarak varlığımızdan mutluyduk. Sen hiçbiri ile bir şey yapma ihtiyacı duymadan sadece sessiz kalmanın huzurunu ve mutluluğunu bilir misin? İşte bizim ki böyle bir şeydi. Hayat değildi kısa olan, onunla yaşamak için geçecek süreydi yetmeyen. Sonra bir gün baban geldi ve dedi ki 3. bir kişi olsa. Aile olsak. Nasıl yani aile değil miydik ki biz? Aile olmak için çocuk mu olması gerekiyordu sadece? Veya aile olunması gerekli miydi? Yine mi yarımlık hissi. Nedir bu insanların bir türlü tamamlanamama durumu. Bana kalsa cevap “hayır” idi. Şimdi “Sana neden kalmadı?” peki dediğini duyar gibiyim. Kalmadı çünkü gözlerini gördüm babanın… Biliyor musun bu dünyada sanırım hayır diyemeyeceğim tek şey gözler. Gözlerin istedikleri. Dil söyler, eller anlatır, vücut ifade eder… Evet ama hiçbir şey, hiçbir şeyi gözler kadar net, masum, yalın ve yalansız anlatamaz. Bana göre bu dünyada alanına ortak edemeyeceğin tek şeydir gözler. Bir ara ele geçirilecek gibi bile olsa eninde sonunda doğruyu seçer göz. Göz yalana alet olacağını hissettiği an kaçar. Yukarıda geleceği, aşağıda geçmişi arar. Arar da arar ve sonunda dimdik karşıdakine bakar ve doğruyu seçer.

Babanın gözleri de dili, vücudu, elleri gibi gerçekten bir çocuk istiyordu ve belki de benim hayatta karı koyamayacağım tek şey değer verdiğim birinin gözlerinden gözlerime ulaşan saf ve derin duyguları. İşte o an “Tamam” dedim. Aile olalım, çocuk olsun, baba ol, anne olayım…  Ama bu karara evet demek belki kolaydır da devamı zor be bebeğim… Ya da bana çok zor geldi. Üzerine işeyerek ilk haberi aldığın bir çubuk bana burnumun boktan kurtulmayacağının haberini verir gibiydi…

Sonra pek bir şey anlamadım, ilk zamanlar arada sırada gelen öğürtüler içimde büyüyen ne olduğunu anlamadığım şeyi dışarı fırlatsa da kurtulsam dediğim çok an oldu. Sonra o büyük an dedikleri gün geldi. Ultrasonun karnımın üzerindeki sıvı ile buluştuğu o soğuk ve duygudan uzak anda bir anda kalp atışı duyulmaya başlandı. Çok korktum açık ve net. Evet koktum. İçimde benden başka, benden ayrı bir varlığın var olmaya çalıştığını görmek çok korkutucuydu. Sanki birini yutmuşsun gibi. Sonra son derece biçimsizleşen ve büyüyen karnımla hiç barışamadım. Bir de üstüne üstlük bir düğme gibi dışarıya fırlayan ve daha önce delik olduğunu iddia etmeye bin şahit isteyen göbek deliğimle ilk karşılaştığımda durum çok açık ve net bir şekilde itici hale gelmişti. Tüm bunlar olup biterken sanma ki bunları gösterebiliyordum. Hiçbir toplumda, hiçbir kadın, hiçbir anne bu duyguları dışardan rahatlıkla yaşayamaz. Belki de yaşamamalı. Cani miyim, duygusuz muyum, ikiyüzlü müyüm? Hayır… Sadece benden ayrı, benden öte bir kararı kendi irademle alıp sonra da bunun sorumluluğunu taşımamak da bana göre değil. Bunun suçlusu veya sorumlusu bu karara evet diyerek bende ve kimseyi cezalandırmaya hakkım yok hele de masum gözleri…

Ve sonunda o en büyük gün geldi… İçimden artık gerçekten çıkmaya çalışan “şey” kararını verdi. Apar topar gittik hastaneye. Baban bu mutluluğu bir annenin yaşadığı gibi yaşamak istedi ve beraber girdik ameliyathaneye. Epidural sezeryana karar verildi. Böylece ben de ayık olacak ve seni görebilecektim. Bir hasta bakıcının sıcaklıktan nasibini almamış duygusuz elleri arasında oturtuldum ameliyat masasına. Bu yatağa da masa neden dediğini hiç anlamazdım. O sert ve buz gibi zeminini hissettiğimde hem neden masa dendiğinin hem de hayatımın bundan sonra hiçbir şekilde aynı olmayacağını anladım. Masa sert ve buz gibi, değişim sert ve buz gibi…

Epidural yapıldıktan sonra yat dedi doktor yattım. Hemen sonra kendim yatabildiğimi fark etmem ile doktora “kesmeyin uyuşmadı demem” ne kadar süre ile oldu bilmiyorum ama tüm makas, neşterin keskin ve sert hissiyatını tüm bedenimde, kalbimde, ruhumda hissettiğime eminim. İçimden kopup çıkan canın, tüm gücü ile ilk önce alışık olduğu yere asılan, asıldığı yerdeki tüm baskısını, rahmimi delip dışarıya kendini atışını ve neye merhaba dediğini bilmeksizin kollarını uzatarak çıkışını zamanın en küçük birimi her ne ile anlatılabilirse o derece hissettiğimi söylesem yalan olmaz.

“İşte, oğlun” dedi doktor. “Hoş geldin” de. Ve sonunda bunca zamandır içimde ne olduğunu bilmeden taşıdığım şey kucağıma doğru gelirken, hayatımdaki en uzun uzaklığı, an be an yaşadım. Belki 30 cm uzağımdaydın ama bana göre kilometrelerce uzaktaydın. Omzuma koydular seni. Babanın heyecanı, mutluluğu görülmeye değerdi. Tabi o gözleri de… Tenin tenime değdi… 

Masa sert ve buz, değişim sert ve buz, tenin sert ve buz…  İşte ne olduysa o an oldu belki de… Her şeyi ve her düşüncemi tepe taklak eden… Çünkü sen bana baktın, ben sana baktım. Ve ilk defa dünyaya açılan o çok sevdiğim gözlerin ilk anını gördüm. Sen hiç ilk açılan göz gördün mü hayatında? Ben gördüm. Işığı, saflığı, boşluğu, sadeliği, sonsuzluğu…

İşte bence bir anne gözde doğar… Ben de senin gözünde doğdum. Anne dediğin gözde doğar, kendi aksi ile karşılaşır ve sonsuzluğu doğurur… Ben sadece bunu bilir bunu söylerim.

 

 

 

SİTEDE ARA

Go to top