Karadeniz’de Artvin Borçka’ya gitmek uzun zamandır hayalimdi. Artık doğasından mı, yeşilinden mi, havasından mı aldım çağrıyı bilmiyorum. Bildiğim tek şey Maçahel’de olmam gerektiğiydi. Doğada olmak benim için kendi doğamla kalmak ile eş anlamlı olduğundan belki de bu içsel çağrı benim için çok anlamlıydı.

Aslında, herkesin de böyle bir çağrı aldığını düşünüyorum. Bir yoga hocası arkadaşım ile konuşup Maçahel’e bir yoga tatili planladığını öğrendiğimde ise hiç tereddütsüz “tamam dedim, geliyoruz”.

İyi ki de öyle demişim, yaptığımız en güzel yoga tatili oldu desem abartmış olmam sanırım. Çünkü yağmurla ıslanmış ormanlar gibi çocuklarda hep gülüyordu burada ve umudun çiçekleri de orman gülleri gibi hiç solmuyordu gülen küçük yüzlerde.

İlk gün uzun bir yolculuktan sonra, hiç abartısız dünyanın en güzel göllerinden biri olan, doğa harikası Karagöl’e geldik. Burası, yağmur ormanları ekosistemine sahip bir iklim yapısındaymış. Etrafı birbirinden güzel orman gülleri, eğrelti otları, hep ilkbaharı hissettiren renklerdeki çiçekler ile gözlerinize banyo ettiren çeşitlilikte yeşilin her tonuna sahip olan bir görsel şölen.



Borçka, Karagöl 27 Haziran/18

Gölün çevresinde sessizce yaptığımız bir yürüyüşün ardından, dondurma ve kahve molası verip tekrar yola koyulduk. Oldukça dik yamaçlardan, hatta biraz da adrenalini yükselten virajlardan geçerek, neşeli Karadeniz türküleri eşliğinde kalacağımız yere ulaştık.

Maçahel Vadisi (Camili Havzası), Artvin ile Gürcistan‘ın Acara Özerk Cumhuriyeti’ne yayılan, Karadeniz’in en özel vadisi. Gürcistan’ın güneybatı ucu ile Türkiye’nin kuzeydoğu ucunda, iki ülke sınırına yayılmış bir vadi. Farklı türde yaşlı ağaçlarıyla ünlü Maçahel’in (Macahel/Macahela/Maçahela) tüm bayırları ağaçlarla ve çayırlarla kaplı, cennetten bir parça niteliğinde.

Artvin’in Borçka ilçesine bağlı bir doğa harikası olan Maçahel, Avrupa’nın en yaşlı, Türkiye’nin ise yağmur ormanlarıyla çevrili, zengin bitki ve faunasına sahip tek gizli cenneti. Gürcüce ismi Macahel olan bölge aslında bölgeyi oluşturan 6 köyden birinin ismi olan merkez yerleşim alanı Camili olarak anılıyor. Diğerleri ise Maral, Düzenli, Uğurlu, Efeler. Bölgenin adı Gürcüce “Maca” bilek, “Hel” de el anlamına geliyormuş, rehberimiz Yusuf’un anlattığı kadarıyla. El bileği, el ve kolumuzu birleştirdiğine göre, Maçahel’de birçok farklılığı bir araya getiren bir vadi olmuş.  İki ülke arasında kalan vadide toplam 18 köy var. 1921’de yapılan oylama ile bu köylerden 12’si Gürcistan’a katılmayı seçerken, 6 köy Türkiye’yi seçmiş. İyi ki de öyle olmuş.

Doğasının güzelliğinin yanı sıra, bizi derinden etkileyen diğer konu, evinde kaldığımız rehberimiz Yusuf ve ailesinin içten ve doğal yapılarıydı. Bizim doğal halimize, yapmacıksız ve içtenlikli öz benliğimize kavuşmak için verdiğimiz çaba göz önüne alınırsa eğer, burada yaşayan insanların kendiliğindenliği, kimse için özel bir davranış haline girmeden, aksine doğalında bu kadar kabullenici ve içten misafirperver olmaları, her birimizi derinden etkiledi. Bizde sabah ve akşamları, bizim için yapılan tahtadan yoga alanında, yoga yaparak uyumlandık bu güzel doğaya ve insanlarına.  Müzik olarak kuş seslerini, fon olarak yeşilin her tonunu barındıran ormanı, zemin olarak toprağı ve kalbimizi her nefesiyle daha fazla açan gökyüzünü kullandık.

Maçahel Yayla Evinin penceresinden Maçahel vadisi manzarası.

Sabahları erkenden uyanıp doğaya daldım, yürüyüş ve meditasyon yaptım. O anlarda hiçbir şeyden ayrı olmadığımı, gerçekten bu muhteşem doğa ile yoganın derinliğinin benzerliğini hissettim. Eşsiz deneyimlerim bununla bitmedi tabii ki.  Gece tahtadan yapılmış, mis gibi ahşap kokan odamızın penceresinden yağmur sesi eşliğinde uyuduk neredeyse her gece. Bizim şansımıza gündüzleri çok yağmur yağmadı. Sabahları uyandığımızda ise burnumuza gelen, fırında yeni pişmiş mis gibi mısır ekmeği ile kaynamış süt ve tereyağı kokusuydu. Kendimizi kaybedecek (bulacak) kadar güzeldi kahvaltılar.

İkinci gün yoga, kahvaltı ve kahve sohbetimizi yaptıktan sonra, mayo ve bikinileri içimize giyip, Maral şelalesine doğru yola çıktık. Şelale eşsiz ve büyüleyici güzelliği ile tam bir doğa harikası. Doğal güzelliklerine hayran kalınası bir ülke de yaşadığımızı, böyle yerleri görünce tekrar fark etmek ne harika.

Maral Şelalesi, 65 metre yükseklikten dökülüyormuş. Muhteşem bir manzara ve nefes kesen bir güzelliği var. Hem çok güzel, hem de güçlü ve özgür bir dişi gibi akıyor aşağı. Gezimizin programında bulunan Maçahel Vadisi içerisindeki Şelaleyi yemyeşil Ladin ve Kayın ağaçları bir örtü gibi örtmüş. Havası tertemiz, nefes aldıkça gençleştik sanki. Her nefeste ciğerlerimize dolan temiz hava, kulaklarımıza dolan şelalenin sonsuz yaşamın sırrını anlatan sesi, gözlerimize dolan manzaranın derinliği ile birleşince, eğer bu dünyada bir cennet varsa ancak burası olabilir dedirtti bana.  Şelaleden dökülen su aşağıda bir göl oluşturuyor. Bu gölde yüzme şansı bulduk o gün havanın cömertliği sayesinde. Bu deneyim benim için gerçek bir esrime anı olarak kişisel tarihime kazındı.

Maral Şelalesi hakkında öğrendiğim başka bir şey ise; 2005 yılında UNESCO’nun “İnsan ve Biyoküre Programı” çerçevesinde Türkiye’nin ilk biyosfer rezervi ilan edilmesi. Ne muhteşem ama değil mi?


Maral Şelalesi 28 Haziran/18

Maral köyü yol üstünde İremit köyünde, İremit Pansiyon’da kırmızı yanaklı Sevda’nın muhteşem lezzetteki yöresel yemeklerini yedikten sonra, tarihi İremit camisini gezdik. Caminin içindeki renk cümbüşü ile kafamdaki klasik heybetli cami algısını o anda orada bıraktım. Küçük, renkli ve sevimli bu tahtadan tarihi caminin içinde, içimdeki Allah ile tüm çocuksuluğumla iletişim kurabileceğim bir yer bulmuştum sanki. Artvin’in en eski tarihi camisiymiş burası. Camili köyünde köy bakkalı ile sohbet edip, Gürcistan sınırında sodalarımızı yudumlarken bir yandan da tüm sınırlarımı aşıyordum hem içimde hem de dışımda, dostluğa, kardeşliğe, birliğe dair.



Camili köy bakkalı Gürcistan sınırı- Borçka, Artvin

Akşam yoga dersimiz hocamız ile birlikte günün tatlı yorgunluğu için tam bir içe sindirme, kalpte hissetme çalışması oldu. Maçahel köy evinin marifetli kadınlarının hazırlayıp sunduğu akşam yemeğini yedikten sonra, tatlı bir rehavet ile ertesi günün hayalini kurarak ahşap kokulu odalarımıza doğru yola koyulmadan önce, nefis bir Karadeniz çayı eşliğinde sohbete dalmıştık bile.

Üçüncü gün Kayalar ve Efeler köyü ziyareti bizi bekliyordu. Bu sabah derin bir sessizlik içinde yoga ve meditasyonumuzu yaptıktan sonra, yola yürüyüş yaparak başladık. Gürcü köylerini tepeden kuşbakışı izleme şansı bulmuştuk yolda, bolca oksijeni ciğerlerimize çekip, harika manzarada yol kenarından akan sulardan içerken.


Maçahel’den Kayalar köyüne inerken yürüyüş yolunda.

Tarihi Tamara Köprüsü, Kraliçe Tamara zamanından kalma harika bir köprü. Üzerinde çeşitli yoga pozları verecek kadar güzel bir manzaraya da sahip olduğunu da söylemeliyim.  Bir önceki akşam yağan yağmur ve sabah inen sisin ardından, Efeler deresine/çayına doğru giderken güneş, hem bedenimizi hem kalbimizi iyice ısıtmaya başlamıştı. Bize Efelerde suya girecek kadar da fırsat vermişti sevgili güneş. Ancak, ateş ve su elementinin dansına Maçahel’de her an tanık oluyorduk. Biz oradan ayrılırken artık yağmur eşlik ediyordu manzaramıza.


Efeler Çayı/ Maçahel 06/2018

Maçahel yolculuğu dördüncü günde tamamen, içsel bir yolculuğa dönüşmüştü. Her yolculuğun, her birimizin içinde ayrı bir yeri olmalıydı diye düşünürken valizlerimizi toplayıp, deneyimli şoförümüz Burak ile yola çıkalı epey olmuştu. Turan Şahin’in seslendirdiği Karadeniz’in hareketli türküsü ile kendime geldim; “ya ben anlatamadum, ya sen anlamayisun, ellere yağmur oldun bana damlamayisun.”

Burak, Çamlıhemşinli, iyi kalpli ve Maçahel’in keskin virajlı patika yollarında, kocaman bir aracı kullanacak kadar hem cesur hem de deneyimli bir genç şoför. Karadeniz şivesini mükemmel kullanışı ve yol boyunca bize dinlettiği Karadeniz türküleri ile de yolların daha keyifli geçmesine neden oldu. Aslında gerçekten de Karadeniz’de olduğumuzu hissettirerek bolca güldürüp oynattı bizi. Eh tabii ki buraya kadar gelip de Artvin Hopa’lı Laz müzisyen rahmetli Kazım Koyuncu’yu dinlemeden de geri dönemezdik.


06/2018 Maçahel, Borçka, Artvin de yollarda Karadeniz türküleri eşliğinde oynarken çok eğlendiğimiz doğrudur.

Dördüncü gün yolculuğumuz yaylalara doğru başladı ve 2700 mt. Lekoban yaylasında, Karçal dağlarında son buldu. Arada uğradığımız Fındıklı yaylasında, yayla yaşamının nasıl olabileceğine dair fikir elde etsek de, insanlarının güler yüzü, iyi niyeti, harika yemekleri ve sohbetleri de hafızalarımıza kazınıyordu. Şehir yaşamının bizde bıraktığı kaybolmuşluğun izlerini tamir eder nitelikteydi yayla yaşamı ve insanının gülen, samimi yüzleri. Evlerinin altında konumlanan Kafkas arılarının varlığından hiç birimiz rahatsız değildik. Tahtadan basit evlerde, sade bir yaşam süren yayla insanının sadeliği, hepimize bu kadar sade ve mutlu bir yaşam algımızı nerelerde bırakıp, unuttuğumuzu sorgulatır nitelikteydi.

Fındıklı Yaylası Evi

Yol boyunca Naçadirev Krater gölünün buz gibi sularında serinlerken, seyir tepesinden Batum şehrini görmeyi umduk ama bulutlar izin vermedi.


Naçadirev Gölü


Bulutların altında Batum.

Ardından 2600 metre yükseklikteki NİNO TSMİNDA geçidinin manzarasına Tai Chi eşliğinde hayranlıkla bakarken, tüm manzarayı buz gibi suları içer gibi içiyorduk.

2018/06 seyir tepesi

Nihayet Lekoban yaylasına vardığımızda, güneş bize henüz gülümsemeyi unutmamıştı. Lekoban yaylası sırtını Karçal Dağlarına yaslamış, diğer yaylalara nazaran doğallığını korumuş bir yayla.

Sessizliğin sesinden başka duyup dinleyebileceğiniz, hiçbir şeyin olmadığı bir yer hayal edin. Sadece hayal edin ve sonra Lekoban yaylasının eteklerinde meditasyona başlayın. Sadece sizin ve aldığınız nefesin olduğu bir an’da kalın.

 Lekoban yaylası.

 

Fotoğraflar: Erdoğan Yenice, Nilüfer Güneş, Fem Fahralı, Fatma Nur Kayral, Arda Tetik, Ertuğrul, Burak.

 

SİTEDE ARA

Go to top